Sağlıklı Bireyler – Sağlıklı İlişkiler

Nasıl Oluyor da İlişkilerim Yolunda Gitmiyor-1 ve Nasıl Oluyor da İlişkilerim Yolunda Gitmiyor-2 başlıklarında, sağlıklı ilişkiler kurmanın önündeki engellerden bahsetmiştim ve demiştim ki; “sağlıklı ilişkiler kuramayan kişiler ya kendilerinin ya da kendilerinden başka kimsenin farkında değillerdir.” Hangi ilişki kalıplarını istemsiz ve kontrolsüzce kullanmanın, ilişkileri sağlıksız hale getirdiğine de değinmiştim. Sağlıksızlığa ilişkin çokça şeyi konuştuğumuza göre, sıra sağlıklı olanı anlamaya geldi.

Sağlıklı ilişkiler, sağlıklı bireyler tarafından kurulabilir. Gestalt yaklaşımına göre ise, sağlıklı kişiler; sorumluluklarını alabilen, olgun, otantik ve potansiyellerini gerçekleştirebilen bireylerdir.

Sağlıklı bireye ilişkin özellikleri, Doç. Dr. Ceylan Daş Bütünleşmek ve Büyümek isimli kitabında çok güzel anlatıyor. Ben de kendisinin anlattıklarını şu şekilde özetleyebilirim:

· Sağlıklı birey, duygu, düşünce ve davranışlarının sorumluluğunu üstlenir. Dolayısıyla, kendi kararlarını kendisi alabilir, kendisi için önemli olanı toplum için önemli olandan ayırdedebilir. Davranışlarını, toplumun kabulünü ve onayına dayandırmaz. İhtiyaçlarının karşılanmasını devletten beklemez, kendisi ve diğeri için elinden geleni yapmaya çalışır. Kendi sorumluluğunu alabilen kişi, mağdur ve zavallı rolüne bürünmez. Başına gelen zorlu olaylarda bile kendisinin ve diğerinin payını görerek, bir sonraki adıma yönelir. Sorumluluğunu alabilmesi, daha özgür seçimler yapabilmesini ve bunların ardında durabilmesini sağlar. Sorumluluğunu alabilen kişi “Beni kızdırıyorsun” değil “Sana kızıyorum” , “Senin yüzünden” değil “Benim seçimlerimden” diyerek kendini ifade eder.

· Sağlıklı birey, özgürce seçimler yaparken toplumun kabulüne odaklanmaz demek, onları yok sayar anlamına gelmez. İçinde bulunduğu koşulları ve kişileri de göz önünde bulundurarak, kendi uygun gördüğü şekilde hareket eder. Bu da onları otantik bireyler haline getirir. Yani, neyi, ne zaman, ne şekilde söyleyeceğini bilir ve başkalarının bundan nasıl etkileneceğini hesap edebilme becerisine sahiptir.

· Sağlıklı birey kendini destekleyebilme yetisine sahiptir. Yaşam olgunlaşmak için fırsatlar doludur ve her olgunlaşma fırsatı aslında içinde kaygı ve korkular barındırır. Sağlıklı kişi bu kaygı ve korku hallerinde kedini yatıştırıp, kendine cesaret verebilme becerisine sahiptir. Daima kendisine destek olacak birilerini aramaz. Sadece kaygı ve korkuya odaklanmaz, bunların ardındaki büyüme fırsatını görmeye çalışır.

· Sağlıklı birey, kendi potansiyelini gerçekleştirebilmenin derdindedir. Onun için en mükemmmel ya da kusursuz olmak kriter değildir. En güzel, en başarılı olmak gerekmez. Önemli olan kendi güzel ve başarılı yönlerinin farkında olmak ve onları kullanabilmektir. Bu durum kişinin kendini olduğu gibi kabul edebilmesinin anahtarıdır.

Kişinin sağlıklı olması kuracağı ilişkiyi de sağlıklı kılacaktır. Böylelikle “sen bana kızgınsın” diyerek hislerini karşısındakine yansıtmasına ya da “ailemin onaylamadığı biriyle birlikte olamam” diyerek çiğnemeden yutmasına gerek kalmayacak, seçimleri hatalı bile olsa bunun sorumluluğunu alacak ve karşısındakini zor durumda bırakmayacaktır.

Sağlıklı bireyler olabilmek ve sağlıklı ilişkiler kurabilmek, bir süreç ve emek gerektirir. Çünkü sağlıksızlığa ilişkin değindiğimiz tüm ilişki kalıpları, doğduğumuz andan itibaren deneyimlediklerimiz ve bunların sonunda öğrendiklerimizle yerleşik hale gelmiştir. Zamanın birinde, çevremizdeki zorluklardan ve kendi küçük dünyamızdaki bireylerden bizi koruyan bu kalıplar, yetişkin bireyler olup daha büyük bir sosyal çevreye girdiğimizde artık işlevlerini yerine getirmezler. Her kurduğumuz ilişkide o küçük ailenin kalıplarını aramaya başlar ve onu bulamazsak da kaçarak uzaklaşmaya çalışırız. Bu da sağlıklı ilişkiyi yakalayabilme fırsatını elimizden alıp götürür. Sırf bu sebeple de kadınlar babaları, erkekler anneleri gibi eşler bulmaya çabalar dururlar. Bu aynı örüntünün yaşam boyu devam edebilmesi ve kendimizi güvende hissedebilmemizi sağlar. Ancak kendimizi güvende hissetmemiz ilişkilerin sağlıklı olduğu anlamına gelmez.

Demek ki, olması gereken önce kendimizi sağlıklı kılabilmek. Bunun için önce birey olarak, kendimizi tanımak, sağlıklı ve sağlıklız yönlerimizi farketmek, yeni deneyimlere açık olmak ve bizi endişelendirip korkutan durumları büyüme ve gelişme önündeki fırsatları olarak görebilmek gerekir. Bu bir süreç ve ilk adımı farkındalık kazanabilmek. Öyleyse sıra geldi “Farkındalık Nasıl Kazanılır?” sorusunun yanıtını bulmaya…

Biri Bana Yeteneğimi Söylesin

Bugün elimde muhteşem bir testim olsa ve size aslında futbol oynamak konusunda dünyadaki sayılı yeteneklerden biri olabileceğinizi, harika piyano çalabileceğinizi ya da ip üstünde parendeler atabileceğinizi söyleyebilsem; bırakıp bunca yıldır yaptığınız işleri, bambaşka bir alana yönelebilir miydiniz acaba?

Tuhaf ama ailelerin böyle beklentileri var. Bizim çocuğun hangi alanda yetenekli olduğunu bulun ve bana söyleyin ki şimdiden oraya yönlendirelim diyebiliyorlar. Çünkü başarılı olmanın özel yeteneklere sahip olmak ve diğerlerini geride bırakabilmekle mümkün olabileceğine inanıyorlar. Bununla birlikte çocuklarının başarılı olmasını hemen her şey üzerinde tutabiliyorlar.

Bir yetenekle öne çıkan başarılı insanların yaşam hikayelerini okuduğumuzda, aslında o yeteneğinin ortaya çıkmasını sağlayacak doğal özelliklerinin herkes tarafından son derece görünür olduğunu biliyoruz. Yani, eğlence programları sunan başarılı bir sunucunun, çocukluğunda içine kapanık ve kimsenin yanına çekingenliğinden çıkamayan bir öyküsü olması pek rastlanır değil. Kitap okuyup, sohbet ederek vaktini geçirmekten hoşlanan birinin eğer keşfedilseymiş ünlü bir futbolcu olacağını bekleyemezsiniz. Benzer alanlarda ünlenmiş kişilerin birbirlerine çok benzer keyif alanları ve buna bağlı tercihleri olur.

Yetenek ancak, o konudaki merak ve çalışma isteği ile birlikte anlam ifade etmeye başlar. Hiç ilgilenmediği halde çocukluğundan beri bir müzik aletini çalmak konusunda zorlanmış çocuklar, bu konuda yetenekleri açıkça görülse bile kendi tercihlerine bırakıldığı ilk anda onca yıllık çalışmayı ellerinin tersi ile itebilir. Bunun en tipik örneğini Amy Chua’nın “Kaplan Annenin Zafer Marşı” isimli kendi kızlarıyla yaşam öyküsünü paylaştığı kitabında görürüz. Öte yandan yetenek testlerinin neticesinde çocukların çok da başarılı görülmediği alanlardaki ilgi ve emeklerinin, kendi yarattıkları özgün tarzla öne çıkan isimler haline gelmelerini sağlayabilir. Dinlediğiniz sanatçıları, okuduğunuz yazarları, izlediğiniz filmleri düşünün. Gerçekten her birinde çok yetenekli insanların izleri mi var? Kişileri başarıya götüren, muhteşem seslerinin, inanılmaz oyunculuk kabiliyetlerinin olması mı? Madonna gerçekten dünyadaki en iyi ses mi? Ya da en yetenekli ressamın Picasso olduğunu söyleyebilir miyiz? Hele hele ilk gençlik resimlerin bakarak…

Mühim olan insanın tükenmek bilmez bir ilgiyle yaptığı şeye sarılabilmesi aslında. Hem kendiniz hem de yakınlarınız için yapabileceğiniz en büyük iyilik, yapmaktan keyif aldığınız şeyleri sürdürmeye devam edebileceğiniz desteği sağlamak. Eğer insan, bir konuyla ilgileniyor ve onunla ilgili şeyler yapmaktan zevk alıyorsa çalışmayı bir ömür sürdürebilir. Yeni şeyler üretmeye olan hevesi, hatalar yaptıkça yeniden başlamaya yönelik heyecanı geri kalan her şeyden çok daha fazla olabilir. Eninde sonunda başarıya götürecek olan da bitmek bilmeyen deneme halledir.

Bu Karneler Kimin?

Ben henüz okula gitmezken, benden beş yaş büyük ablamın elinde karnesiyle eve geldiği günü hatırlıyorum. Elindeki takdir belgesini bizimkiler görünce sarılıp öpüp tebrik ediyorlar. Herkes de ablama yönelmiş bir ilgi. Ben de neymiş bu kadar ilgi çeken diye bir göz ucuyla bakıyorum. Etrafı siyah çerçeveli bir kağıt parçası. “Aaaa, bu kara karne de ne böyle… Ben okula gideyim pembe karne getiricem.” deyip bütün kıskançlığımı döküyorum ortaya. Okul hayatım boyunca, bizimkiler her karne günü hatırlattıkları için bunu bana, karne günleri bu anı hala gülümsetiyor beni.

Ben de karne zamanı soruyorum çocuklara karnelerinin rengini. Anneler çocuktan önce yanıtlıyor: “Hepsi beş karnemizin.” ya da biraz mahcup bakışlarla “Bir zayıfımız var.”

Çocuğuyla iç içe geçmekten kurtulamayan anneler, çişimiz geldi, babamıza soralım, karnımız acıktı diye başladıkları sürece, çocuk okul dönemine geldiğinde de karnemiz diyerek devam ediyorlar. Çocuğu desteklemekle kösteklemek arasındaki sınır burada kayboluveriyor işte. Çocuk ne başarısını doya doya sahiplenebiliyor ne de eksiklerinin sorumluluğunu alıyor: “Bu karnedeki zayıflar sadece benim değil, birazı da annemin.”

Çocuğun hayatındaki başarı ya da başarısızlıklar, anneler için çocukların kendisi için olduğundan daha büyük anlamlar taşıdığında motivasyon çok azalıyor. Çocuk sadece annesi ders çalışmasını söylediğinde, hatta söylemesi de yetmez on kere tekrarladıktan sonra masanın başına oturmaya yelteniyor. Ödevler anne istedi diye yapılıyor. Okula anne istedi diye gidiliyor. Okulda da en ufak bir sorun olduğunda hemen anneler aranıyor. “Çocuğunuz ödevini yapmamış, dersine çalışmamış.” Okul da bunun annenin görevi olduğunu destekliyor. Dolayısıyla çocuk okulla anne arasında sadece bir taşıyıcı görevinde. Karneyi de bu durumda sahiplenmesini, sonuçlarını önemsemesini beklemiyoruz.

Öte yandan sonuç her ne olursa olsun kimse mutlu değil. Eğer zayıf varsa, zaten bunu görmek başlı başına mutsuz ediyor. Zayıf yok da her şey yolunda ise bile, bütün dönem boyunca dersini çalış demekten bitkin düşmüş anne, çocuğunun aslında yeterince çalışmadığını, bu beşleri görüp kendini iyice salacağını ve önümüzdeki dönem daha fazla çalış demesi gerekeceğini düşünerek ne yazık ki mutlu olamıyor. Çocuğu ile kurduğu bütün ilişki “ders çalış, test çöz” demekten ibaret hale gelince, tatil günlerinde bunu söyleyemeyen annenin içini bir boşluk kaplıyor.

Sevgili anneler; ara ara kendinize hatırlatmanızda fayda var: Sizin okul hayatınız biteli çok çok yıllar oldu. Bırakın da çocuklarınız kendilerininkini doya doya yaşasınlar. Hem iyi hem de kötü sonuçların sorumluluğunu alsınlar. Neye ihtiyaçları olduğunu fark edip, harekete geçmek için bir iç disiplin oluştursunlar. Bunları okurken “Ben bıraksam, o bunları hayatta yapmaz” dediğinizi duyar gibiyim.

Peki ya sizin onun sorumluklarına adadığınız vakitlerin karnesine baktınız mı? 30lu-40lı yaşlarınızda hayattan alınması gereken dersleri başarıyla tamamlayabiliyor musunuz, yoksa bu zamanı sınav stresi ile mi geçiriyorsunuz?